Cumbadaki Papağan

Martın güneşine tezat insanın içine işleyen ayaz camdan içeri doluyordu. Cumbanın rutubeti iyice artmış, duvar dipleri yeşillenmişti. Yine mi boyacı derdi diye düşünerek canı sıkıldı Semiha Hanımın, ürpererek yün hırkasına iyice sarındı. Evine işçi sokmayı hiç sevmezdi. Tek başına yaşayan belli yaşın üstündeki insanların kimselere dillendirmediği endişelerinden biriydi eve giren işçi sorunsalı. Komşu bakkal Mahmut Beyden yardım isterim diye düşünerek kafasında geçici çözdü derdini, tıpkısının aynısı geçen günlere zincirleyip erteledi, cumbasındaki divana geçip oturdu. Dizlerine de polar battaniyesini örttü güzelce. Dalgın dalgın arnavut kaldırımlı parke taşlı sokağına bakmaya başladı cumbasından..

Bu arada çayı ocağa koymuş, sobayı yakmış, deli Şakir’e yemini vermişti. Yemi geç kalırsa huysuzlanıp bağırırdı yaşlı beyaz koca papağan. Genelde ne dediği anlaşılmıyordu ama ‘Şakir Şakir’ diye homurdanırdı. Bazen ‘meraba’ der gibi gelirdi Semiha Hanıma o zaman da karşısına geçip konuşur dururdu. Dert ortağıydı onun yaşlı papağan.

Birden, sokağın köşesinden biri döndü. Bej pardesüsü, siyah şapkası, boynunda fuları, ağır adımlarla yürüyen bir adam. Heyecandan deli gibi kalbi atmaya başladı Semiha Hanımın. Oydu işte, Ertuğrul Bey. Kahvaltılık neler var diye düşündü heyecanla, sofrayı kurmalıydı. Şık sofra severdi Ertuğrul Bey, derme çatma olmazdı. Bakkala mı inse hemen, yoksa giyinse mi, bin türlü düşünceyle panik bastı göğsünü. Onca yıldan sonra onu böyle ev haliyle, üstünde sabahlıkla mı karşılayacaktı? Hayatta olmaz, en önemlisi hazırlanmak diye doğruldu yerinden. Ne giysem, yüzüme biraz pudra sürsem, ah kapı çaldı çalacak, çaresizce çırpınmaya başladı.

Çok uzun zaman olmuştu Ertuğrul Bey gideli. Gittiğinden beri her Allahın öğleden sonrasında o cumbada oturup hayat arkadaşının köşeden görünmesini bekleyen Semiha Hanım umutla bin kere zihninde canlandırmıştı yeniden buluşacakları bu sahneyi. Konuşacakları soracakları bile belliydi.

Hani yola çıktığı sabah uyuyakaldığı için her zamanki gibi öperek sarılarak veda edememişti ya, gücenmiş miydi acaba ona? Peki özlemiş miydi? Neden bunca zaman dönmemişti kırılmadıysa? Bir mektup bile yazmamıştı. Yoksa başka biri mi vardı, yok yok bunu aklından hemen kovardı.

Ağır ağır yaklaşıyordu Ertuğrul Bey. Hiçbir şey için vakit kalmamıştı. Az sonra karşısında belirecekti. Sakince düşünmeye çalıştı ama düşünceler toplanamadı bir türlü kafasında. Ağır çekimde gibiydi sanki, yavaşça kalkmaya çalıştı divandan. Birden karşısında gördü onu.

Elini uzattı sevinçle gülümseyerek. Kavuşma anının tatlılığına bıraktı kendini çabalamadan. Sımsıkı sarıldılar birbirlerine.

Artık üşümüyordu.

***

Öğle vakti olmuştu.

Papağan Şakir’in ‘Semiha Semiha’ çığlıklarının kesilmemesinden rahatsız olan komşular uzun uzun çalmaya başladı kapısını. Duyan açan olmadı.

Nihayetinde mahallenin çilingirini getirdiler endişeyle, öyle talimat vermişti çünkü zamanında Semiha Hanım, ‘kapıyı olur da uzun zaman açmazsam’ siz giriverin diye.

Cumbadaki divanda buldular nefessiz kalmış yaşlı bedeni. Çoktan soğumuştu.

Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.

 

IMG_0378

Reklamlar

Dünyada Öykücülük, İz Bırakanlar Serisi

 

‘Medet ummayacağım deli gibi
Bu dünyanın gücünden
Arınırım diye günahtan
Boş bir gururun zevklendiği’

Timurlenk, E A Poe

 

Dünyada öykü derken sakın ola ahkam keseceğim sanılmasın. Haşa, ne haddime. Ne edebiyatçıyım ne tarihçi ne de eleştiri uzmanı. Denemeler defterine kişisel notlar alırken meraklısı varsa paylaşmak isteyen bir öğrenciyim. Öğrenciyim de şöyle, hani insan hayat sürdükçe öğrencidir söyleminden. Aslında yapmak istediğim sevdiklerimi listelemek, kafamı toparlamak, yazarken araştırıp öğrenmek, yıllarla okuduklarımı hatırlamak, notlar almak. Belki de biraz günlük hayattan kaçmak.

Sayacaklarımı kısa notlarla öylece ortaya listeleyim diye düşündüm, bir ‘dünyada öykücü babalar listesi top 10’ çıksın ortaya, en meşhurlar derken sevdiklerime torpil yaparak tabi. Sizlerin de ekleyecekleriniz varsa bana yazarsanız sevinirim, unuttuklarım varsa kızmayın, aman linç falan edersiniz, Rabbim korusun.

Dünyada öykünün babası Ortaçağda ortalığı oldukça sallamış olan Boccaccio’dur diyerek konuya dan diye dalmak istiyorum. Dan diye dalmayı ağdalı girizgahlara tercih ederim. Ağdalı giriş dediğin zaten okuru en kaçıran şey. Dinleyeni de keza. Konuya dönelim derhal, Boccaccio’nun 1350’de yazdığı, teknik olarak Hint kökenli denen, elit sınıfların cin fikirleri, kurnazlığı, dalavereciliği üzerine çeşitlemeler yaptığı, bolca cinsellik sosuyla süslediği Decameron beni hala sallar. Arada açar açar tekrar bakarım. 1350’dekiyle 2018 cemiyet insanını aynı bulur, şaşırıp kalırım.

Balzac ile başlamak istiyorum (1799-1850). Gerçekçilik ve doğalcılığın yaratıcısı, klasik roman tekniği kurucusu, hiciv ustası, romancıların Shakespeare’si ama kısa hikayeleri de var. Dünyaca ününe rağmen ömrünce borç içinde yüzen, öldükten sonra meşhur olanlardan. Esrarengiz Köşk (La Grande Breteche) diye bir öç öyküsü hiç aklımdan çıkmaz. Aşk meşk ihanet sarmalındaki konulara kafa yoranlar bir göz atıversin 😉

17. yy Cervantes, 18. yy felsefe öyküleri, gidişat öyle geçiyor ama türün asıl başlangıçı 19. yy’dan Mösyö Guy De Maupassant en sevdiceğimdir (1850-93). Modern kısa hikayenin babası odur. Naturalist, fantastik, supernatural, Gustave Flaubert’in protejesi, manevi oğlu. Duvarda gezen El falan gibi tekinsiz yaratıklarıyla bir ömür asabımı bozmuş olan adam. Geceleri kadife perdeler oynaşsa ondan bilirim. Misal Otel diye bir öyküsü vardır, Alp dağlarında karla kaplı bir otelde yollar kapanıca bekçi kalan bir adam kar hapisanesinde diye başlar ve gider. Size bir şey hatırlattı mı? Söyleyim, The Shining by Stephen King ama onun tarihi 1977 😉

Maupassant’ın ardından ondan etkilendiği söylenen O’Henry (1862-1910) gelsin. 20. yüzyılın insanlarını witty-narrative tarzda resmeden, sürpriz sonlarıyla meşhur harika öykücü. Sonları benim için önemli. Zamane yazarı bazen ortayı dağınık bırakıveriyor, okura sürpriz falan olmuyor, yoruma kalsın bilmemne tarzı var, sevmiyorum. Velhasıl şok olmak istiyorum.

Edgar Allan Poe babaya geleyim sabırsızca, (1809-1849) Grotesk gotik-korkunun ağası. Burada bir durmam lazım. Pencereye tüneyen uğursuz kara büstlü Kuzgun’uyla, adamın suratına tokat gibi çarptığı lafı Nevermore’uyla ruhumu kapana kıstıran, elimle gözümü kapasam okumaktan vazgeçemediğim, şiirlerinde beste bulduğum usta. Kısacık ömrüne sürüyle kafa karıştıracak eser sığdırmış başımıza bela olsun diye. Lenore, Annabel Lee, hepsi ayrı çarpar, Timurlenk’le şok eder, Araf’ıyla ise hayretler içinde bırakır adamı. Kuyu ve Sarkaç, Kızıl Ölümün Maskesi hayatta attığın adımlarda aklına gelir, bir durur beklersin. Büyük yazar, sakın tartışmayalım. Gücenirim.

Villiers De L’Isle Adam gelsin ardından, (1838-1880) Fantastik romantik gotik korkunun atalarından, yine bir tekinsizler kalemi. Pek bilinen biri değil. Umut İşkencesi öyküsüyle şu garibanı perişan etmiş, yer yer karamsarlıkta zirvelerde gezmesine bir ömür sebep olabilmiştir. Kuyu ve Sarkaç’a benzeyen öykü en az onun kadar dehşetli ve sarsıcıdır, insan denen yaratığın acımasızlığında tavan nedir bir gösterir ki bir daha unutmazsın.

Road Dahl ile devam edeyim, (1916-1990) Gerilim ve cinsellik onun işi. Savaş pilotuymuş bu baba. Konuk diye bir öyküsü vardır, Oswald Amcanın anıları, Sina Çölünde geçer, dişi bir cüzamlıyla hani, bilen varsa anlar beni, çok sağlam çarpar adamı.

Ambrose Bierce eklemek istediğim, fazla tanınmayan bir yazar (1842-1914) Amerikan gotik edebiyatın kurucusu, fantastik yazar, gerçekçilikten nefret eder. Hiciv ustası olduğundan ilgi alanımda. İmkansız Öyküler isimli bir kitabı var, korku temasında Poevari öyküler içeriyor. Oldukça asabımı bozmuştur perili, hayaletli, uğursuz ölümlü sonlarının ürperticiliğiyle.

S Arthur Conan Doyle’dan mutlaka bahsetmeliyim, (1859-1930) Sherlock Holmes’ün babası, easasen bir göz doktoru. “İyi bir gözlemci tek bir ipucuna ulaştığında sadece olanları değil, gelecekte olabilecekleri de görmelidir” gibi çok lafını şu hayatta düstur edindik. Sherlock da bir nevi babamız oldu. Olay yeri incelemeye, suçları çözmeye ondan öğrendiklerimizle başladık. Kılık kıyafetinden ekipmanına dünyanın en büyük kültüdür karakter.

Oscar Wilde, ah ah ismi geçince gülme geliyor 😉 (1854-1900) Sosyal medyanın güllü görselleriyle sevgiliye ayar vermeye çalışan selfiye kızlarının instagram’da etmediği işkenceyi bırakmadığı, türkü sözlerini bile kendisine ithaf ettiği, günümüzde ne hale getirildiğini göreydi mutlaka perişan olacak melankolik adam. Paris’te bir otel odasında berbat duvar kağıdına bakarak parasız ve yapayalnız ölürken, dertleşeceği tek kişi cenazesini kaldıracak otelci olan, ‘öldükten sonra şöhret ne b.ka yarar afedersin’ tezinin ilham kaynağı büyük hikayeci. Millet onu özlü söz türkücüsü sanır, insanın içini kanatan Bülbül ve Gül hikayesini onun yazdığını bilmez.  Canterville Hortlağı ise şu hayatta en sevdiğim hortlaktır.

Stefan Zweig eklemeden bitiremem, (1881-1942) Hikayelerinden etkilendiğim kadar kaleminden biyografi okumayı sevdiğim adam. Şu aralar elimden düşmeyen Marie Antoinette‘i, görkemli hayatlarda en yakın bildiklerinden gelen ihanetin daha güzel bir anlatımı olamaz dedirtiyor her satırda. Çok şey yazılır onunla ilgili ama bu aralar herkes adını bolca geçiriyor sosyal medyada, dolayısıyla ben fazla bahsetmeyim.

Kafka’yı açıkçası eklemezsem kızarlar endişesiyle yazıyorum, (1883-1924) Prag doğumlu realist fantastik öykücü. Milena’sına Mektuplarıyla internette beş milyon kadının Milena takma ismi almasını sağlaması günümüzde en mühim başarısı. Sonunda her duvarda bioda göre göre okuyamaz hale geldik. Bir kötü huyum var, üstüme fazla fırlatılan her şeyden gına geliveriyor. Fazla söyleneni yapmak değil, söylenmeyenin peşinden gitmek istiyorum. Elimde değil, yaradılış, gen. Dolayısıyla burayı hızla geçiyorum. Fanları Tarkan fanı gibi çıkmaz inşallah.

On kişiyi geçtik sanırım, bitireyim artık, fazla uzun olmasın. Türk Öykü Babalarımız ayrı bir yazı konusu olsun. Yazının kısası kahvenin sadesi makbul malum. Cumhuriyetin ilk yıllarından Sait Faik Babamızla başlar, Sabahattin Ali, Ömer Seyfettin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Memduh Şevket Esendal, Halikarnas Balıkçısı akar gideriz. Balık pullarında aksimizi görür, yeni cumhuriyet sokaklarında dolaşır, ahşap cumbalar rüzgarla vururken arnavut kaldırımlarındaki kedileri severiz birlikte.

Gönüller bir olsun Olric, sen bize iki çay söyle, gerisi bahane.

 

fullsizeoutput_c2d